Simge
New member
Dört Ayaklı Minare Olayı: Bir Anıtın Etrafında Toplumsal Cinsiyet, Kimlik ve Sınıf
Dört Ayaklı Minare Olayı Nedir? Bir Tarihi Yapıdan Daha Fazlasını Konuşmak
Diyarbakır’ın Sur ilçesinde bir sokağın içinde yükselen dört taş sütunlu bir minareye ilk kez baktığınızda, yalnızca mimari bir farklılık görebilirsiniz. Fakat Dört Ayaklı Minare’nin hikâyesi, yakından bakıldığında mimarinin çok ötesine geçiyor. Çünkü bu yapı; tarih, inanç, kimlik, çatışma, devlet, toplumsal sınıf, etnik aidiyet, toplumsal cinsiyet ve hafıza gibi birbirinden farklı alanların kesiştiği bir sembole dönüşmüş durumda.
“Dört Ayaklı Minare olayı” denildiğinde ise çoğu kişinin aklına özellikle 28 Kasım 2015 tarihi geliyor. Diyarbakır Barosu Başkanı ve insan hakları hukukçusu Tahir Elçi, çatışmaların tarihi yapılara zarar vermemesi gerektiğini anlatmak üzere minarenin önünde basın açıklaması yaptığı sırada silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Olay, yalnızca bir kişinin ölümü olarak değil, Türkiye’de hukuk, güvenlik, insan hakları, Kürt meselesi ve toplumsal hafıza tartışmalarının önemli başlıklarından biri olarak kaldı. 2024 yılında davada sanık polislerin beraat etmesi de tartışmaların yeniden gündeme gelmesine neden oldu.
Fakat burada önemli bir soru var: Bir tarihi yapının önünde yaşanan ölümcül bir olay, toplumun farklı kesimlerini neden bu kadar farklı biçimlerde etkiliyor?
Bence asıl tartışılması gereken nokta tam olarak burada başlıyor.
Önce Minarenin Kendisi: Dört Ayak Neyi Temsil Ediyor?
Şeyh Mutahhar Camii, halk arasında Dört Ayaklı Minare adıyla da bilinen tarihi yapısıyla Diyarbakır’ın en dikkat çekici kültürel miraslarından biri. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Kültür Portalı’na göre cami 1500 yılında, Akkoyunlu döneminde inşa edilmiş ve minaresi dört sütun üzerine oturtulmuş. Yapı, siyah ve beyaz kesme taşların birlikte kullanıldığı mimarisiyle de dikkat çekiyor.
Dört sütunun dört İslam mezhebini temsil ettiği yönünde yaygın bir inanış bulunuyor. Ancak bu yorumun tarihsel bir kesinlikten ziyade kültürel bir anlatı olarak ele alınması daha doğru olur; akademik ve yerel kaynaklarda minarenin dört ayağıyla ilgili farklı rivayetler de aktarılıyor. Bazı anlatımlarda Diyarbakır surlarının dört kapısına gönderme yapıldığı söyleniyor.
Ayrıca minarenin sütunlarının altından yedi kez geçmenin dileğin gerçekleşmesini sağlayacağına ilişkin halk inanışı bulunuyor.
Bu ayrıntılar bize önemli bir şey gösteriyor: Tarihi yapılar yalnızca taşlardan oluşmaz. İnsanlar onlara anlam yükler. Aynı yapı farklı kişiler için ibadet mekânı, kültürel miras, çocukluk hatırası, turistlik bir mekân, siyasi şiddetin tanığı veya barış çağrısının sembolü olabilir.
Dolayısıyla Dört Ayaklı Minare’yi anlamak, biraz da insanların ona yüklediği farklı anlamları anlamaktır.
2015’te Ne Oldu ve Neden Hafızada Kaldı?
2015 yılında Diyarbakır’ın Sur ilçesinde çatışmalar yoğunlaşmış, tarihi kent dokusu ciddi biçimde zarar görmüştü. Dört Ayaklı Minare de bu süreçte hasar gören yapılardan biri oldu. Tahir Elçi, 28 Kasım 2015’te minarenin önünde yaptığı açıklamada tarihi yapıların çatışmaların parçası haline getirilmemesi gerektiğini savunuyordu. Açıklamanın hemen ardından çıkan silahlı olay sırasında Elçi hayatını kaybetti.
Buradaki sembolik durum oldukça güçlü: Elçi, bir tarihi yapının korunmasını savunurken yine o yapının önünde öldürüldü.
Bu nedenle Dört Ayaklı Minare zaman içinde yalnızca dini veya mimari bir eser olmaktan çıktı; barış talebinin, çatışmanın ve adalet arayışının hafıza mekânlarından biri haline geldi.
2024’te Tahir Elçi davasında üç polis memurunun beraat etmesi sonrasında minarenin önünde protesto yürüyüşü yapılması da bunun göstergelerinden biri.
Dolayısıyla “Dört Ayaklı Minare olayı” tek bir olaydan ibaret değildir. 2015’teki saldırı, öncesindeki çatışmalı dönem, tarihi yapının zarar görmesi, Elçi’nin ölümü, dava süreci ve sonrasında oluşan toplumsal hafıza birlikte değerlendirilmelidir.
Toplumsal Cinsiyet Bu Hikâyenin Neresinde?
İlk bakışta “Dört Ayaklı Minare” ile toplumsal cinsiyet arasında doğrudan bir ilişki kurmak zor görünebilir. Fakat toplumsal olayların sonuçları kadınlar ve erkekler açısından aynı değildir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey, kadınların yalnızca “mağdur”, erkeklerin ise yalnızca “fail” veya “çözüm üreten taraf” olarak görülmemesidir. Böyle bir yaklaşım gerçek hayatın çeşitliliğini ortadan kaldırır.
Kadınların çatışma ve güvensizlik ortamlarını deneyimleme biçimleri farklı olabilir. Örneğin güvenlik endişesi, kamusal alana erişim, ekonomik bağımlılık, bakım sorumlulukları veya aile içindeki karar mekanizmaları, yaşanan olayların kadınların hayatındaki etkisini değiştirebilir.
UN Women verileri Türkiye’de kadınların ücretsiz bakım ve ev içi işlere erkeklerden çok daha fazla zaman ayırdığını gösteriyor. Güncel verilerde kadınların 15 yaş üzerindeki nüfusta ücretsiz ev ve bakım işlerine ayırdığı zaman yaklaşık yüzde 19,2 iken erkeklerde bu oran yüzde 3,7 olarak veriliyor.
Bu fark, çatışma veya toplumsal kriz dönemlerinde daha da anlamlı hale gelebilir. Çünkü kriz yalnızca fiziksel güvenlik sorunundan ibaret değildir. Bir ailede çocukların, yaşlıların veya hastaların bakımından ağırlıklı olarak bir kadın sorumluysa, sokağa çıkma kısıtlaması, ekonomik kayıp veya zorunlu yer değiştirme gibi süreçlerin yükü de farklılaşabilir.
Ancak burada kadınları tek tip bir grup gibi görmek de yanlış olur. Diyarbakırlı genç bir kadınla, ekonomik olarak güçlü bir kadın aynı toplumsal koşulları yaşamaz. Kürt kimliğine sahip bir kadın, göçmen bir kadın, engelli bir kadın, yoksul bir kadın veya kentli orta sınıftan bir kadın çatışma ortamını farklı deneyimleyebilir.
Tam da bu nedenle toplumsal cinsiyet analizini sınıf, etnik kimlik, yaş, engellilik ve bölgesel eşitsizliklerle birlikte düşünmek gerekir.
Erkekler Açısından Mesele Sadece “Güçlü Olmak” Değil
Erkeklerin deneyimleri de tek bir kalıba sığdırılamaz.
Toplum erkeklerden çoğu zaman cesur, dayanıklı, koruyucu ve risk almaktan çekinmeyen kişiler olmalarını bekleyebiliyor. Böyle bir erkeklik normu, çatışma ortamlarında ciddi sonuçlar doğurabilir. “Geri adım atmamak”, “korkmadığını göstermek” veya “ailesini korumak için mücadele etmek” gibi davranışlar bazı erkekler için toplumsal saygınlığın parçası haline gelebilir.
Fakat başka bir erkek için çözüm; silahlı çatışmadan uzak durmak, hukuk mekanizmalarını işletmek, kadınların ve çocukların güvenliğini öncelemek, tarihi mirası korumak veya siyasi tartışmalarda şiddeti reddetmek olabilir.
Tahir Elçi’nin Dört Ayaklı Minare önündeki açıklaması bu açıdan erkeklik konusunda da düşündürücü bir örnek oluşturuyor. Cesaret yalnızca fiziksel risk almak olarak görülmemeli. Hukukçu kimliğiyle şiddetsizliği savunmak ve tarihi mirasın korunmasını istemek de kamusal alanda bir erkek tarafından üstlenilen farklı bir sorumluluk biçimidir. Elçi üzerine akademik bir anma yazısında da onun insan hakları hukukçusu kimliği ve çatışma ortamında barış çağrısı yapan tutumu özellikle vurgulanmıştır.
Burada erkeklere yönelik çözüm odaklı yaklaşımın anlamı, “erkekler sorunları çözer” gibi cinsiyetçi bir varsayım değildir. Asıl mesele, erkeklerin de kendilerine dayatılan çatışmacı erkeklik kalıplarını sorgulayabilmesidir.
Bir erkeğin “Ben bu çatışmanın parçası olmak istemiyorum” diyebilmesi de toplumsal açıdan önemli bir tavırdır.
Irk, Etnik Kimlik ve “Kimin Hafızası?” Sorusu
Türkiye’de “ırk” kavramı çoğu zaman etnik kimlik tartışmalarıyla iç içe kullanılıyor. Dört Ayaklı Minare olayını ele alırken özellikle Kürt kimliği ve Diyarbakır’ın yakın tarihi göz ardı edildiğinde, olayın toplumsal boyutunun önemli bir bölümü kayboluyor.
Ancak burada da dikkatli olmak gerekiyor. Diyarbakır’daki herkesin aynı siyasi görüşe, aynı etnik kimliğe veya aynı tarih yorumuna sahip olduğunu varsaymak doğru değil.
Dört Ayaklı Minare Olayı Nedir? Bir Tarihi Yapıdan Daha Fazlasını Konuşmak
Diyarbakır’ın Sur ilçesinde bir sokağın içinde yükselen dört taş sütunlu bir minareye ilk kez baktığınızda, yalnızca mimari bir farklılık görebilirsiniz. Fakat Dört Ayaklı Minare’nin hikâyesi, yakından bakıldığında mimarinin çok ötesine geçiyor. Çünkü bu yapı; tarih, inanç, kimlik, çatışma, devlet, toplumsal sınıf, etnik aidiyet, toplumsal cinsiyet ve hafıza gibi birbirinden farklı alanların kesiştiği bir sembole dönüşmüş durumda.
“Dört Ayaklı Minare olayı” denildiğinde ise çoğu kişinin aklına özellikle 28 Kasım 2015 tarihi geliyor. Diyarbakır Barosu Başkanı ve insan hakları hukukçusu Tahir Elçi, çatışmaların tarihi yapılara zarar vermemesi gerektiğini anlatmak üzere minarenin önünde basın açıklaması yaptığı sırada silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Olay, yalnızca bir kişinin ölümü olarak değil, Türkiye’de hukuk, güvenlik, insan hakları, Kürt meselesi ve toplumsal hafıza tartışmalarının önemli başlıklarından biri olarak kaldı. 2024 yılında davada sanık polislerin beraat etmesi de tartışmaların yeniden gündeme gelmesine neden oldu.
Fakat burada önemli bir soru var: Bir tarihi yapının önünde yaşanan ölümcül bir olay, toplumun farklı kesimlerini neden bu kadar farklı biçimlerde etkiliyor?
Bence asıl tartışılması gereken nokta tam olarak burada başlıyor.
Önce Minarenin Kendisi: Dört Ayak Neyi Temsil Ediyor?
Şeyh Mutahhar Camii, halk arasında Dört Ayaklı Minare adıyla da bilinen tarihi yapısıyla Diyarbakır’ın en dikkat çekici kültürel miraslarından biri. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Kültür Portalı’na göre cami 1500 yılında, Akkoyunlu döneminde inşa edilmiş ve minaresi dört sütun üzerine oturtulmuş. Yapı, siyah ve beyaz kesme taşların birlikte kullanıldığı mimarisiyle de dikkat çekiyor.
Dört sütunun dört İslam mezhebini temsil ettiği yönünde yaygın bir inanış bulunuyor. Ancak bu yorumun tarihsel bir kesinlikten ziyade kültürel bir anlatı olarak ele alınması daha doğru olur; akademik ve yerel kaynaklarda minarenin dört ayağıyla ilgili farklı rivayetler de aktarılıyor. Bazı anlatımlarda Diyarbakır surlarının dört kapısına gönderme yapıldığı söyleniyor.
Ayrıca minarenin sütunlarının altından yedi kez geçmenin dileğin gerçekleşmesini sağlayacağına ilişkin halk inanışı bulunuyor.
Bu ayrıntılar bize önemli bir şey gösteriyor: Tarihi yapılar yalnızca taşlardan oluşmaz. İnsanlar onlara anlam yükler. Aynı yapı farklı kişiler için ibadet mekânı, kültürel miras, çocukluk hatırası, turistlik bir mekân, siyasi şiddetin tanığı veya barış çağrısının sembolü olabilir.
Dolayısıyla Dört Ayaklı Minare’yi anlamak, biraz da insanların ona yüklediği farklı anlamları anlamaktır.
2015’te Ne Oldu ve Neden Hafızada Kaldı?
2015 yılında Diyarbakır’ın Sur ilçesinde çatışmalar yoğunlaşmış, tarihi kent dokusu ciddi biçimde zarar görmüştü. Dört Ayaklı Minare de bu süreçte hasar gören yapılardan biri oldu. Tahir Elçi, 28 Kasım 2015’te minarenin önünde yaptığı açıklamada tarihi yapıların çatışmaların parçası haline getirilmemesi gerektiğini savunuyordu. Açıklamanın hemen ardından çıkan silahlı olay sırasında Elçi hayatını kaybetti.
Buradaki sembolik durum oldukça güçlü: Elçi, bir tarihi yapının korunmasını savunurken yine o yapının önünde öldürüldü.
Bu nedenle Dört Ayaklı Minare zaman içinde yalnızca dini veya mimari bir eser olmaktan çıktı; barış talebinin, çatışmanın ve adalet arayışının hafıza mekânlarından biri haline geldi.
2024’te Tahir Elçi davasında üç polis memurunun beraat etmesi sonrasında minarenin önünde protesto yürüyüşü yapılması da bunun göstergelerinden biri.
Dolayısıyla “Dört Ayaklı Minare olayı” tek bir olaydan ibaret değildir. 2015’teki saldırı, öncesindeki çatışmalı dönem, tarihi yapının zarar görmesi, Elçi’nin ölümü, dava süreci ve sonrasında oluşan toplumsal hafıza birlikte değerlendirilmelidir.
Toplumsal Cinsiyet Bu Hikâyenin Neresinde?
İlk bakışta “Dört Ayaklı Minare” ile toplumsal cinsiyet arasında doğrudan bir ilişki kurmak zor görünebilir. Fakat toplumsal olayların sonuçları kadınlar ve erkekler açısından aynı değildir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey, kadınların yalnızca “mağdur”, erkeklerin ise yalnızca “fail” veya “çözüm üreten taraf” olarak görülmemesidir. Böyle bir yaklaşım gerçek hayatın çeşitliliğini ortadan kaldırır.
Kadınların çatışma ve güvensizlik ortamlarını deneyimleme biçimleri farklı olabilir. Örneğin güvenlik endişesi, kamusal alana erişim, ekonomik bağımlılık, bakım sorumlulukları veya aile içindeki karar mekanizmaları, yaşanan olayların kadınların hayatındaki etkisini değiştirebilir.
UN Women verileri Türkiye’de kadınların ücretsiz bakım ve ev içi işlere erkeklerden çok daha fazla zaman ayırdığını gösteriyor. Güncel verilerde kadınların 15 yaş üzerindeki nüfusta ücretsiz ev ve bakım işlerine ayırdığı zaman yaklaşık yüzde 19,2 iken erkeklerde bu oran yüzde 3,7 olarak veriliyor.
Bu fark, çatışma veya toplumsal kriz dönemlerinde daha da anlamlı hale gelebilir. Çünkü kriz yalnızca fiziksel güvenlik sorunundan ibaret değildir. Bir ailede çocukların, yaşlıların veya hastaların bakımından ağırlıklı olarak bir kadın sorumluysa, sokağa çıkma kısıtlaması, ekonomik kayıp veya zorunlu yer değiştirme gibi süreçlerin yükü de farklılaşabilir.
Ancak burada kadınları tek tip bir grup gibi görmek de yanlış olur. Diyarbakırlı genç bir kadınla, ekonomik olarak güçlü bir kadın aynı toplumsal koşulları yaşamaz. Kürt kimliğine sahip bir kadın, göçmen bir kadın, engelli bir kadın, yoksul bir kadın veya kentli orta sınıftan bir kadın çatışma ortamını farklı deneyimleyebilir.
Tam da bu nedenle toplumsal cinsiyet analizini sınıf, etnik kimlik, yaş, engellilik ve bölgesel eşitsizliklerle birlikte düşünmek gerekir.
Erkekler Açısından Mesele Sadece “Güçlü Olmak” Değil
Erkeklerin deneyimleri de tek bir kalıba sığdırılamaz.
Toplum erkeklerden çoğu zaman cesur, dayanıklı, koruyucu ve risk almaktan çekinmeyen kişiler olmalarını bekleyebiliyor. Böyle bir erkeklik normu, çatışma ortamlarında ciddi sonuçlar doğurabilir. “Geri adım atmamak”, “korkmadığını göstermek” veya “ailesini korumak için mücadele etmek” gibi davranışlar bazı erkekler için toplumsal saygınlığın parçası haline gelebilir.
Fakat başka bir erkek için çözüm; silahlı çatışmadan uzak durmak, hukuk mekanizmalarını işletmek, kadınların ve çocukların güvenliğini öncelemek, tarihi mirası korumak veya siyasi tartışmalarda şiddeti reddetmek olabilir.
Tahir Elçi’nin Dört Ayaklı Minare önündeki açıklaması bu açıdan erkeklik konusunda da düşündürücü bir örnek oluşturuyor. Cesaret yalnızca fiziksel risk almak olarak görülmemeli. Hukukçu kimliğiyle şiddetsizliği savunmak ve tarihi mirasın korunmasını istemek de kamusal alanda bir erkek tarafından üstlenilen farklı bir sorumluluk biçimidir. Elçi üzerine akademik bir anma yazısında da onun insan hakları hukukçusu kimliği ve çatışma ortamında barış çağrısı yapan tutumu özellikle vurgulanmıştır.
Burada erkeklere yönelik çözüm odaklı yaklaşımın anlamı, “erkekler sorunları çözer” gibi cinsiyetçi bir varsayım değildir. Asıl mesele, erkeklerin de kendilerine dayatılan çatışmacı erkeklik kalıplarını sorgulayabilmesidir.
Bir erkeğin “Ben bu çatışmanın parçası olmak istemiyorum” diyebilmesi de toplumsal açıdan önemli bir tavırdır.
Irk, Etnik Kimlik ve “Kimin Hafızası?” Sorusu
Türkiye’de “ırk” kavramı çoğu zaman etnik kimlik tartışmalarıyla iç içe kullanılıyor. Dört Ayaklı Minare olayını ele alırken özellikle Kürt kimliği ve Diyarbakır’ın yakın tarihi göz ardı edildiğinde, olayın toplumsal boyutunun önemli bir bölümü kayboluyor.
Ancak burada da dikkatli olmak gerekiyor. Diyarbakır’daki herkesin aynı siyasi görüşe, aynı etnik kimliğe veya aynı tarih yorumuna sahip olduğunu varsaymak doğru değil.